Belçika'da siyasal söylemin öne çıkan krizlerinden biri, göçmen ve Müslüman karşıtı algı operasyonlarının sıradanlaşıp siyasetin gündelik rutinine yerleşmesi oldu. Filip Dewinter’in son provokasyonu, aşırı sağ popülizmin günümüz Avrupa’sında sahip olduğu etkiyi çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. Döner, namaz kılan bir Müslüman ve peçeli kadın gibi figürlerin sosyal medyada manipülatif bir dille dolaşıma sokulması sadece siyasi bir manevra değil, kültürel kodlara saldırı niteliği taşıyor. Özellikle göçmen kökenli topluluklar, aidiyet hisleri ve sosyal güvenlik algıları üzerinden baskı altına alınmakta. Dewinter’in “kapsayıcılık, hoşgörü, çokkültürlülük” gibi kavramlarla alay eden yaklaşımı, Avrupa’nın üzerinde yükselmek istediği çoğulcu değerleri hedef alıyor. Bu tip manipülasyonlar, toplumun bir kesiminde korku ve tepkiyi artırırken; diğer kesimlerde yabancı düşmanlığının daha da radikalleşmesine zemin hazırlıyor.
Sembol seçimi tesadüf değil; döner, Batı Avrupa’da göçmen mutfağı ile bütünleşmiş ve popüler kültürün bir parçası haline gelmiş bir yiyecek olarak, kültürel kaynaşmanın sembolü. Aynı zamanda birer hedef olarak görsellerde kullanılması, entegrasyonun “tehdit” olarak sunulmasına hizmet ediyor. Sahte euro banknotlarına yerleştirilen bu figürler, göçmen emeği ve varlığına duyulan aleni rahatsızlığı büyütüyor. Sosyal medyada hızla yayılan bu tür içerikler, klasik dezenformasyonun ötesinde, toplumsal huzura zarar veren bir “kimlik çatışması” stratejisine dönüşmüş durumda.
İnsanlar, bu tür provokasyonlara neden bu kadar fazla maruz kalıyor? Bunun nedeni, Avrupa’da göç, kimlik, güvenlik ve ekonomi tartışmalarının çok hızlı şekilde kutuplara çekilebilmesi. Göçmen karşıtlığıyla prim yapan aşırı sağcı siyasetçiler, toplumun görece kırılgan olduğu alanlarda korku ve tedirginlik üreterek siyasi zemin kazanıyor. Oysa uzmanların uyarısı yerinde: Nefret söylemi demokratik düzenin altını oyan, toplumsal barışa kalıcı zararlar verebilecek bir virüs niteliğinde. Toplumda huzur ve güvenin inşası, farklılıklara yönelik kutuplaştırıcı politikaların reddedilmesinden; mikro düzeyde ise günlük yaşam alanlarında ortak değerlerin öne çıkarılmasından geçiyor. Avrupa'nın geleceği, çoğulculuğu koruyan toplumsal reflekslerin geliştirilmesinde yatıyor.
