Belçika’daki cezaevlerinde yaşanan kronik aşırı kalabalık, ülke için çok boyutlu bir adalet krizine dönüştü. Cezaevlerindeki doluluk oranları yeni rekorlar kırarken, mahkumlar insan onuruna aykırı koşullarda, çoğu zaman yerlerde, çoğu dört metrekareden az bir alanda yaşıyor. Bu koşullar, yalnızca mahkumların temel haklarını değil; Belçika'nın evrensel insan hakları taahhütlerini ve Avrupa standartlarını da doğrudan ihlal ediyor.
Aşırı kalabalık, cezaevlerinin asli işlevini yerine getirmesini engelliyor. Bireyselleştirilmiş sağlık ve psikososyal destek erişimi neredeyse imkansız hale geliyor; rehabilitasyon ve yeniden topluma kazandırma pratikte işlevsizleşiyor. Personel eksikliği nedeniyle zorunlu hizmetler sağlanamıyor. Grevler, cezaevlerindeki kriz anlarını daha da pekiştirirken, yetkililerin ne taze personel ataması yapabildiği ne de altyapı yatırımlarını hızlandırabildiği görülüyor.
Fiziksel ve sözlü şiddet iddialarının artışı, cezaevi personeliyle mahkumlar arasındaki çatışmanın sadece kasıtlı eylemlerle sınırlı olmadığını, bir sistem sorununa dönüştüğünü gösteriyor. Şiddetin sıradanlaşıp kurum kültürüne işlemesi, devletin meşruiyetine doğrudan zarar veriyor. Mahkumların şiddet korkusuyla koğuşlarından çıkmak istememesi, cezaevlerinin güvenli alanlar olmaktan çıkıp yeni travmaların oluştuğu zeminler haline geldiğinin göstergesi.
Psikiyatrik destek eksikliği ve kendine zarar veren tutuklulara uygulanan cezalandırıcı yaklaşımlar, sistemde insani ve modern çözüm üretme kapasitesinin zayıflığını ortaya koyuyor. Bu, bir yandan cezaevlerinde intihar risklerini ve ağırlaşan psikolojik sorunları artırırken, diğer yandan Batı Avrupa ülkelerine yönelik yaygın güvenlik ve insan hakları algılarını da sarsıyor.
Hükümetin elektronik izleme, yeni ceza kanunu ve travmaların kaydedilmesine yönelik girişimleri, temel meseleyi kökten çözmekten uzak adımlar gibi görünüyor. Daha az tutuklama, alternatif yaptırımlar ve ceza infazına yeni bir perspektif gerekiyor. Sendikaların başlattığı grev Türkiye gibi diğer Avrupa ülkelerindeki benzer hak mücadeleleriyle de örtüşüyor ve çalışanların ağırlıklı yaşadığı tükenmişliği gösteriyor.
Belçika’da cezaevleri fonksiyonsuzlaştıkça, toplumda adalet mekanizmasına duyulan güven de sarsılıyor. Bu kriz, insani sorumluluklardan çok, sistemin potansiyel bir kırılmaya sürüklenmesinin habercisi. Radikal bir reform ve yapısal yatırım yapılmazsa, Belçika Avrupa’da adil, çağdaş ve insan haklarına saygılı bir adalet sistemi inşa etme iddiasını hızla yitirebilir.
