Avrupa Birliği, kuruluş prensipleri arasında yer alan insan hakları, ayrımcılığa karşı mücadele ve hukukun üstünlüğü konularında son yıllarda ciddi sınavlarla karşı karşıya. Belçika'da yabancı kökenli bireylerin mal varlıklarının el konulmasına kadar giden iddialar, AB'nin temel değerlerinde alarm zillerinin çalmasına neden oluyor. Özellikle devlet destekli yapılar aracılığıyla yabancılara yönelik ayrımcı uygulamalar, sadece Belçika'nın iç meselesi olarak kalmıyor, Avrupa'da giderek yükselen yabancı karşıtlığının da bir yansıması olarak okunabilir.
Benzer örnekler daha önce Polonya, Macaristan gibi AB üyesi ülkelerde gündeme gelmiş ve Birliğin buna yanıtı genellikle yavaş ve yetersiz kalmıştı. Şimdi ise mesele, AB’nin kurucu devletlerinden Belçika’da yaşanıyor olmasıyla daha endişe verici bir hâl alıyor. Devlet kurumlarının ya da onlar adına hareket eden yapılanmaların yabancıları hedef alan sistematik uygulamaları, Avrupa değerlerine ciddi bir darbe indirmekte. Bu tür iddialar, toplum içinde kutuplaşmayı derinleştirirken, göçmen toplulukların entegrasyonunu da sekteye uğratıyor. Ayrıca AB’nin çifte standartlar uyguladığı yönündeki algıyı da güçlendirmekte. Büyük çoğunluğu Müslüman olan göçmenlerin hedef alınması, küçük topluluklarda korku ve güvensizliğe yol açabilir.
AB'nin bu krize nasıl yanıt vereceği, hem Birliğin geleceği hem de dışarıdan algısı açısından kritik önemde. Bir yandan temel haklara tehdit olarak görülen uygulamalar artarken, diğer yandan merkezî otoritenin bu ihlallere karşı net pozisyon almaması, aşırı sağın elini güçlendiriyor ve demokratik meşruiyeti sarsıyor. Bu ortamda AB'nin Belçika’ya müdahale edip etmeyeceği, ilerleyen dönemde benzeri uygulamaların yayılmasını önleyip önleyemeyeceği, mercek altına alınmalı. Tüm bu gelişmeler, AB içerisindeki dayanışma ve değerler bütününün kırılganlığını gözler önüne seriyor. Yabancılara yönelik hak ihlalleri, bir ülkenin değil tüm Avrupa'nın kimliğini ve geleceğini tehdit ediyor.
