Bugün pek çok ülkede çalışmak, artık yoksulluktan çıkmak anlamına gelmiyor. Küresel ölçekte gözlemlenen çalışan yoksulluğu eğilimi, ciddi bir yapısal dönüşümün göstergesi haline geldi. Bu dönüşümün başlıca kaynaklarından biri olarak ücretlerin reel değerindeki düşüş öne çıkıyor. Enflasyonun hızlanması, hayat pahalılığının temel tüketim kalemlerini vurması ve asgari ücretin geçmişe oranla daha düşük satın alma gücü sunması, çalışan sınıflar için geçimi neredeyse imkânsız hale getiriyor. İşgücü piyasasında güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, esnek ve geçici istihdam tiplerinin artması da belirsizliği tırmandırıyor. Eskiden kalıcı bir iş ve sabit gelir yoksulluk riskini azaltırken, bugün iş sahibi olmak bile temel ihtiyaçların karşılanmasına yetmeyebiliyor.
Sosyal yardımlar ve devlet destekli refah mekanizmalarının yetersizliği ise mevcut tabloyu ağırlaştırıyor. Pek çok ülkede sosyal politika önlemlerinin gücü, krizlerin derinliği karşısında hızla anlamını yitiriyor. Sonuç olarak, gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluğun çalışan sınıflara da yayılmasına zemin hazırlıyor ve toplumsal huzursuzluğu beraberinde getiriyor. Burada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir sorun da ortaya çıkıyor: Sürekli yoksulluk riski altında yaşamak, demokrasiye olan güveni, sosyal huzuru ve toplumsal bütünlüğü tehdit ediyor. Çözüm, sadece asgari ücreti artırmak değil; iş güvencesi, adil vergi sistemleri, etkili sosyal yardımlar ve enflasyonla gerçekçi mücadele programlarıyla bütüncül bir politik yaklaşımı şart kılıyor. Bu durumun orta ve uzun vadede nasıl bir sosyal değişim yaratacağı ise, hükümetlerin ve uluslararası kuruluşların atacağı adımlara bağlı olacak. Gelişmiş ekonomilerde dahi 'çalışan yoksulu' bir gerçeklik olarak tanımlamaya başladığımız bu yeni çağda, istihdam politikalarının yalnızca nicel değil, niteliksel olarak da yeniden tasarlanması gerekiyor.
