Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde patlak veren Ebola salgını, bölgeyi yalnızca bir sağlık krizine değil, aynı zamanda insani ve siyasi bir felakete sürüklüyor. Hastalığın bulaşıcılığı ve ölümcüllüğü, bölgedeki zayıf altyapıyla birleşince, uluslararası müdahalenin önemini eskisinden de yakıcı bir hale getiriyor. Son yılların en hızlı yayılan salgınlarından biriyle karşı karşıya olduğumuz açık; vaka sayısının yirmi günde bir katlandığı bir ivme, yalnızca Kongo için değil, Afrika’nın komşu ülkeleri ve küresel sağlık güvenliği açısından da alarm zillerinin çalmasına sebep oluyor.
Ebola'nın, Batı Afrika'daki 2014-2015 salgınında 11 binden fazla can almış olması, uluslararası toplumun geç müdahalelerinin sonuçlarını gözler önüne sermişti. Bugün gelinen noktada, Kongo’daki mevcut ölüm sayısının 1.400’ü aşması ve resmi kaynaklara göre ölümlerin hızının artıyor olması, geçmişteki hataların tekrarına tahammül olmadığını ortaya koyuyor. Salgınla birlikte gelen tıbbi personel eksikliği, koruyucu ekipman yetersizliği ve zor kış şartlarında ulaşıma ilişkin lojistik kısıtlar, sadece hastaların değil, sağlık çalışanlarının da hayati risk altında olduğunun göstergesi.
Siyasi istikrarsızlık, etnik çatışmalar ve halihazırda süren diğer sağlık sorunları, Kongo sağlık sisteminin eşi benzeri görülmemiş bir baskı altında kalmasına yol açıyor. Bu koşullarda uluslararası yardım çağrısı yankı bulmazsa, tehdidin ülke sınırlarını aşması kaçınılmaz olur. Modern dünyanın artan küresel hareketliliği de göz önüne alındığında, Ebola'nın yalnızca yerel bir sorun olarak kalmayacağı, hızla başka bölgelere sıçrama potansiyeli taşıdığı unutulmamalı.
Uluslararası toplumun bu krize yanıtı, sadece Kongo'nun kaderini değil, insani dayanışma anlayışının da test edildiği bir sınav olacak. Şu aşamada hızlı ve kapsamlı bir müdahale hem salgının yayılmasını kontrol altına almak, hem de gelecekte yaşanacak benzer krizlere karşı daha hazırlıklı olmak açısından zorunluluk taşıyor. Kaybedecek zaman yok; her gecikme yeni bir trajedi anlamına geliyor.
