Dünyada genç işsizliği son yıllarda dramatik biçimde tırmanıyor ve bu trend yalnızca gelişmekte olan ülkelerle sınırlı kalmayıp, yüksek gelirli ekonomileri de pençesine almış durumda. 15-24 yaş grubunda işsizlik oranının 2025’e kadar %12,4'e yükselmesi, potansiyel olarak toplumsal istikrarsızlığa, ekonomik büyümede durağanlığa ve büyük umutlarla yetişmiş bir neslin ciddi bir hayal kırıklığı yaşamasına yol açıyor. Yalnızca istihdamdaki gençlerin değil, herhangi bir eğitime ya da mesleki eğitime dahil olmayanların sayısında da tehlikeli boyutlarda artış söz konusu; dünya genelinde her beş gençten biri ne çalışıyor ne de eğitim alıyor. Bu, kayıp bir neslin ayak sesleri demek.

Genç işsizlik oranı Arap ülkeleri ve Kuzey Afrika’da olağanüstü yüksek seyrediyor ve bu bölgeler süratle demografik bir krize doğru sürükleniyor. Bu da, göç baskısının ve toplumsal huzursuzluğun artma ihtimalini ciddi biçimde gündeme getirirken, siyasete yönelimden radikalleşmeye kadar geniş bir sosyolojik etki yelpazesi anlamına geliyor. Ancak Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da da genç işsizliğinde daha önce görülmemiş seviyelerde artış dikkat çekiyor; bu bölgelerde endüstri sonrası toplumların kendi gençlerine sürdürülebilir ve güvenceli iş yaratamaması artık ‘olağan’ bir kriz olarak karşımıza çıkıyor.

Teknolojik dönüşüm ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Yapay zekâ ve otomasyonun yükselişi, özellikle rutin işlerin hızla ortadan kalkmasına ve yeni iş alanlarının henüz yeterince olgunlaşmaması nedeniyle milyonlarca gencin işgücü piyasasında kendini değersiz hissetmesine yol açıyor. Yeni teknolojilerin hangi sektörlerde ne kadar istihdam yaratacağı hala belirsizken, eğitim sistemleri ise çoğu ülkede bu hızlı değişime ayak uydurabilmekten uzak.

Sorun yalnızca ekonomik değil; psikolojik ve toplumsal boyutları da var. Genç işsizliği 'boşluğu', aidiyet duygusunu, aile kurma isteğini ve gelecek inancını yok ediyor. İsyan, yalnızlık ve depresyon gibi sonuçların daha sık gündeme gelmesi şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Ayrıca, genç işsizliği ekonomik büyümenin potansiyelini de baltalıyor; üretken bir işgücü yaratamayan sistemler kronik refah kaybıyla yüzleşiyor.

Bu tabloya verilecek etkili bir yanıt, yalnızca yeni iş alanları yaratmakla sınırlanamaz. Eğitimden başlayarak, mesleki rehberlikten çıraklık ve yaşam boyu öğrenmeye, teknolojik okuryazarlık programlarından gençlerin sosyal korumasını güçlendirecek yepyeni destek sistemlerine kadar çok boyutlu bir politik transformasyondan söz etmek gerekiyor. Hızla değişen iş dünyası gerçekleriyle yüzleşemeyen toplumlar adeta zamanı kaçırıyor. Eğer bugünkü karar vericiler, gençler için insana yakışır ve sürdürülebilir iş olanaklarını yaratmakta geç kalırsa, bu sadece mevcut ekonomik krizlerin değil, gelecek kuşakların umutsuzluğunun da sorumluluğunu üstlenmiş olacaklar.